ef="http://plugin.smileycentral.com/http%253A%252F%252Fcursormania%252Esmileycentral%252Ecom%252Fdownload%252Findex%252Ejhtml%253Fpartner%253DZCzeb008_ZC%2526spu%253D1%2526feat%253Dprof%2526utm%255Fid%253D9991/page.html" style="position:absolute;top:50px;left:0px;">



AĞLAMADIK HİÇ YENİLMEDİK ÖLÜME, 4 NİSAN OTAĞIMIZA GELENE KADAR, DAYANDIK BİNBİR TÜRLÜ ÇİLEYE ZULUME, HATTA İŞKENCELERDEN ÖLENE KADAR... υηυтмα∂ιк вαşвυğυм υηυтαмαуιz

ÖNCE VATAN SONRA ANA ve YAR ÜLKÜCÜ HAREKET ENGELLENEMEZ ÖNCE VATAN SONRA ANA ve YAR ÜLKÜCÜ HAREKET ENGELLENEMEZ ÖNCE VATAN SONRA ANA ve YAR

ÜLKÜCÜ DİYARI

ŞEHİTLER ÖLMEZ VATAN BÖLÜNMEZ

HER TÜRK ASKER DOĞAR ŞEHİTLER ÖLMEZ VATAN BÖLÜNMEZ

10/2/2009 - Genel Başkanımız Sayın Devlet Bahçeli'nin Milliyetçi Hareket




Genel Başkanımız Sayın Devlet Bahçeli'nin

Milliyetçi Hareket Partisi'nin 40. Kuruluş Yılı Kutlamalarında

Yapmış Oldukları Konuşma

9 Şubat 2009

Değerli Dava Arkadaşlarım,

Milliyetçi Hareket Partisinin Muhterem Mensupları,

Türk Milletinin Sevdalısı Ülküdaşlarım,

Birbirinden Değerli Misafirlerimiz,

Basınımızın Muhterem Temsilcileri,

Hepinizi en iyi dileklerimle selamlıyorum.

Milliyetçi Hareket Partisi’nin kuruluşunun kırkıncı yıldönümü münasebetiyle düzenlediğimiz anma ve kutlama törenine hoş geldiniz.

Kırk yıllık şerefli bir yolculuğun, özellikle yeni kuşaklar tarafından bilinmesi ve tanınmasının siyasal mücadelemize ayrı güç ve anlam katacağı düşüncesindeyim. Çünkü,

  • Bu yolculuk; Türk’ün yüzyıla damgasını vuracağı günlere doğru kırk yıl önce başlatılan bir yürüyüşün adıdır.
  • Bu yolculuk; yufka yüreklilerle çetin yolların aşılmayacağını bilenlerin onurlu ve kararlı yürüyüşünün tanımıdır.
  • Bu yolculuk; vatanımızın insanına, toprağına, havasına, suyuna, dününe, bugününe ve geleceğine sahip çıkanların yürüyüşünün tarihidir.

Bu toplantı vesilesi ile siyasi tarihimizin herhangi bir döneminde, üç hilali taşımış, hareketimizin yükselmesine omuz vermiş kıymetli dava arkadaşlarıma teşriflerinden dolayı şükranlarımı sunuyorum.

Bu anlamlı toplantıyı düzenleyen ve katılan bütün Türkiye Sevdalılarını sevgi ve saygılarımla selamlıyorum.

Tarih boyunca, vatan ve millet sevdası ile can veren ecdadımızı; bu değerler uğruna hayatlarını kaybetmiş kutlu dava yolcusu ülküdaşlarımızı, aziz şehitlerimizi, merhum Başbuğumuz Alparslan Türkeş Bey’i bir kez daha rahmet, minnet ve şükran hislerimle anıyorum.

Değerli Dava Arkadaşlarım,

Takdir edersiniz ki tarih, geriye doğru hızla akıp giden bütün zamana verilen tanımın adıdır.

Yaratılmış hiçbir varlık yoktur ki, ister beşeriyet, ister tabiat, ister maneviyat;  onun tesirine girmemiş ve ondan izler taşımamış olsun.

Bugün olanlar dünün sonucudur. Yarın yaşanacaklar bugünün eseri olacaktır. Kimsenin önüne geçemeyeceği ilahi nizam böyledir.

Yaradılışın muhteşem bu işleyişini yakalayamamış olan insanların ve toplulukların, ömürlerinin kısa, izlerinin silik, varlıklarının geçici olması kaçınılmaz bir hayat gerçeğidir.

Başka bir yönüyle tarih, bir nedenle yaşamayı becerememiş, hayata tutunamamış, sürekliliğini sağlayamamış sayısız toplumlar için onları acımasızca öğüten bir değirmenin tanımıdır.

Dünya coğrafyası, ayakta duramamış, varlığını sürdürememiş ve saman alevi gibi parlayıp sönmüş yüzlerce toplumun bugün enkaz ve harabe haline gelmiş kalıntılarıyla doludur.

Buna karşılık, var oluşa anlam kazandıran, dün, bugün ve yarın arasındaki muazzam terkibin farkına vararak; aldığı miras üzerinden müşterek bir şuur geliştiren, bir kültürü bayrak yapan ve bu bayrağı taşıyacak nesiller yetiştiren toplumlar, tarihin bu işleyişini aşabilmişlerdir.

Nitekim, bu sonsuz oluş ve arayış bugün de sürmekte, "milletini arayan abidelerle, abidesini kaybetmiş milletler” için tarihin acımasızlığı bütün şiddeti ile devam etmektedir.

Ne mutlu ki, mensubu olmakla iftihar ettiğimiz Türklüğün yazılı abideleri 1289 yıldır Ötüken’de dimdik ayakta durmaktadır.

Bu muhteşem eserlerin sahibi soylu milletimiz de bütün tahribata rağmen çok şükür ki varlığını sürdürmektedir.

Buna yakından tanıklık etmek isteyenlerin Orta Asya’ya kadar gitmelerine gerek yoktur.

Genel Merkezimizin önünde bütün heybetiyle duran üç abideden yükselen kutlu çağrılar, milletimize seslenmeye hala devam etmektedir.

"Ey Türk titre ve kendine dön” haykırışını, duymak isteyen kulaklar duyacak, görmek isteyen gözler görecek ve kılavuz arayan şuurlar tarih ötesinden gelen bu sesle uyanacaktır.

Değerli Arkadaşlarım,

Günümüz insanının ulaştığı ömür, iki kırk yıla karşılık gelen ortalama seksen yıldan ibarettir.

Bu açıdan, kırk yıl bir insan için uzun sayılsa da mensubu olduğu milletin hayatında bu süre yalnızca küçük bir kesitin ifadesidir.

Üstelik bu kırk yıl, kökleri tarih öncesine uzanan Türklüğün uzun asırları ve yaşanacak olan daha nice yüzyıllarının yanında küçük bir "an”mış gibi gelecektir.

Oysa bu ihtişamlı tarihi oluşturarak kutlu mirası bugüne taşıyan cevher, birbirine bağlanan sayısız kırk yılların eseri ve bir bütünüdür.

Millet şuurunun yüksek bir yazılı ifadesi olarak Bilge Kağan’ın, "Türk beyleri, milleti, bunu işitin!” diyerek uyarıya başladığı asırlar öncesinden bugüne, yaklaşık otuz iki uzun kırk yıl geçmiştir.

Geride kalan bu kırk yılların hatıralarında, sayısız zaferler, bağlılıklar, sevinçler, yükselişler ve övünçler vardır.

Ancak bunlar olduğu kadar; bozgunlar, göçler, çöküşler, ihanetler, düşüşler ve dağılışlar da tarihimizin bir gerçeği olarak yerini almıştır.

Ne var ki, yaşanılan en kötü anlarda, en zor durumlarda bile aziz milletimiz, kendi bağrından, öz kaynağından kendisi kurtaracak bir evladını çıkarabilmiştir.

Milletine el veren bu cevherler, kırk yıllık halkaların kopmasına hep engel olmuş, birbirini tamamlayan ve bütünleyen bir terkiple bugüne kadar taşınmıştır.

Bilge Kağan’dan, Alparslan’a;

Osman Gazi’den Fatih’e,

Kanuni’den Mustafa Kemal’e kadar;

Tonyukuk’tan Uluğ Bey’e;

Farabi’den, İbni Sina’ya;

Akşemsettin’den, Piri Reis’e kadar;

Kaşgarlı Mahmut’tan Ali Şir Nevai’ye;

Yusuf Has Hacip’ten, Şeyh Edebali’ye;

Fuzuli’den, Veysel’e kadar;

Yesevi’den Hacı Bektaş’a;

Mevlana’dan Yunus’a;

Dedem Korkut’tan Karacaoğlan’a;

Vahapzade’den Şehriyar’a kadar,

Ulubatlı Hasan’dan Genç Osman’a;

Seyit Onbaşı’dan Yahya Çavuş’a;

Şahin Bey’den Nene Hatun’a kadar,

Gaspıralı’dan Akçura’ya;

Mehmet Akif’ten Ziya Gökalp’e;

Mümtaz Turhan’dan Erol Güngör’e,

Osman Bölükbaşı’dan, Türkeş Bey’e kadar, elleri öpülesi isimli isimsiz sayısız ecdadımız, bugün devam eden varlığımızın gerçek sahipleridir.

Şayet, bugün varsak, onlar sayesindedir.

"Devlet-i ebed müddet” onlarla yaşamıştır.

"Millet-i ebed müddet” onlarla bugünlere taşınmıştır.

Mekânları Cennet olsun.

Ruhları şad olsun.

Cenab-ı Allah hepsinden razı olsun.

Değerli Dava Arkadaşlarım,

Tarihten geleceğe giden yolculuğun son yüzyılında söz sahibi olmuş Türk milliyetçilerinin ve son kırk yılına damgasını vurmuş Milliyetçi Hareket Partisi’nin öncelikli mücadele maksadı ve varlık nedeni, kahramanların taşıdığı milli bekanın kopartılmadan devamını sağlamaktır.

Bu, büyük Türk milletinin elden ele taşınan mukaddes bir emaneti ve her neslin diğerine devretmek zorunda olduğu bir ata yadigârıdır.

Türkeş Beyin arkadaşlarına hitaben söylediği, "Emanet olunan davayı kucakladım. Hiç arkama bakmadan, tereddütsüz, hiçbir şeye aldırmadan yürüyorum.” sözleri bu tarihi sürecin ve şuurun yansımasıdır.

Bu halka bir kez kopar ve bir kere olsun birbirinden ayrılırsa yeniden birleştirmek, yüzlerce yılda oluşmuş muazzam beşeri ve kültürel hazineyi yeniden tesis etmek imkânsız hale gelecektir.

Üzerine titrediğimiz konu budur. Kaygılarımız bunun içindir.

Uyarılarımız bu nedenledir. Dikkatimiz buna yoğunlaşmıştır.

Kavgamız da bu yüzdendir.

Yeni bir yüzyılla sözleşme yaptığımızı söylerken, anlatmak istediğimiz bundan ibarettir.

Biz, dünyanın en gözde ve en zorlu coğrafyasında yaşayan ve bundan böyle de yaşamak zorunda olan bir milletiz.

Bu nedenle, ne tarihimizi, ne coğrafyamızı nede kimliğimizi değiştirme imkânına sahip değiliz.

Ama hep birlikte bu gerçeklerle daha güzel bir gelecek inşa edebiliriz.

Milliyetçi Hareket olarak biz bunun için varız, bunun için de var olmaya devam edeceğiz.

Muhterem Arkadaşlarım,

Bugün, asırları aşarak gelen büyük milletimizin yakın dönem tarihinde, özel bir misyon üslenmiş olan Milliyetçi Hareket Partisi’nin kırkıncı kuruluş yıldönümünü iftiharla anıyoruz.

Ancak geride kalan bu kırk yılı, dünyamızın, ülkemizin ve milletimizin yaşadıkları sorunları ve tehlikeleri bilmeden ve yorumlamadan anlamanın mümkün olmadığını düşünüyorum.

Bu itibarla, Milliyetçi Hareketin varlığının ne anlama geldiğini hala değerlendirmekte güçlük çekenler varsa, onlara söyleyeceğim söz, milliyetçilerin hiç olmadığını varsaydıkları bir Türkiye’nin yüz yılını tahayyül etmeleri ve neyin noksan kalacağını düşünmeleridir.

1969 yılı kışının 8-9 Şubatında, Adana’da kiralanan spor salonunda başlayan bir yolculuktur bu.

Nereden bilinirdi ki, Türklüğe sevdalı milliyetçiler ile aziz milletinin kucaklaşması burada gerçekleşsin, sonsuza kadar yüreklerde yanan millet aşkı, bu salonda filizlensin.

Nasıl tahmin edilirdi ki, yüreğinde vatan ve millet sevgisinden başka hiçbir kaygı olmayan tertemiz vicdanların, al bayrağın yanına üç hilali sancak yaparak başladıkları yolculuk, kırk şerefli yıla ulaşsın.

İmkânsız gibi görülen bu yolculuk, başta kurucu Genel Başkanımız Türkeş Bey olmak üzere, sayısız ülkü ve gönül adamının ve onların izinden giden kadroların inançları ile bugünlere gelmiştir.

  • Çay paralarının bile ödenmekte müşkülat yaşandığı,
  • Bıçak gibi ayazlarda iki kişinin bir paltoyu paylaştığı,
  • Yurt odalarında ve dumanlı kahvehanelerde heyecanlı tartışmaların yapıldığı;
  • Mütevazı yemeklerle yalnızca karınların değil hasbıhallerle gönüllerin de doyurulmaya çalışıldığı;
  • Tükenmeyen bir heyecanla çarpan yüreklerde milletimize yükseliş yollarının arandığı o yılların tanıkları hala yaşamaktadır ve çok şükür ki aramızdadır.

Mükâfatının çile ve meşakkat olduğu bu davanın, ülkü erlerinin nezdindeki yegâne kazancı;

  • Müsterih olmuş bir vicdan,
  • Yerine getirilmiş milli bir görev,
  • Milletimize ödenmiş bir borç,
  • Değişmeye kimsenin gelmediği "vatan nöbeti”nin haklı gururu,
  • Bir hilal uğruna toprağa düşmüş fidanlara okunan fatihanın huzuru,
  • Ve Allah katında ulaşılmış şehadetten başka hiçbir şey değildir.

Bu itibarla, geride kalan kırk yıl kolay geçmemiştir.

Kolay yaşanmamıştır.

Tarih ve olaylar tanıktır.

Kırk yıl, çiledir, çabadır, çalışmadır.

Kırk yıl, heyecandır, inançtır, sevdadır.

Kırk yıl, yürektir, şuurdur, sabırdır.

Kırk yıl, kavgadır, mağduriyettir, mahkumiyettir.

Kırk yıl, doğruluştur, uyanıştır, uyandırıştır.

Toprağa düşmüş ülkü canların eseridir bu kırk yıl.

Al bayrağın ardına düşmüş heyecanların eseridir bu kırk yıl.

Üç hilalde gönlü kalmış,

Geri durduğu için gönül koymuş,

Karşılıksız sevmiş, incinmiş ama yüreğine gömmüşlerin anıtıdır kırk yıl.

Gün gelmiş, vatan için gözyaşı dökmüşlerin,

Gün gelmiş "vatan sağ olsun” diyerek gözyaşını içine akıtmışların davasıdır kırk yıl.

Tükenmeyen tuzakların,

Bitmeyen oyunların,

Sonu gelmez tahriklerin ve

Kapanmamış bir milli mücadelenin devamıdır bu kırk uzun yıl.

Kırk yıl; alnımızın akı, gözümüzün nurudur.

Kırk yıl; burkulan yüreğimizdir, okunan duamızdır,

Kırk yıl; vicdanımızın sesi ve şehidimizin son nefesidir.

Bu yüzden, Milliyetçi Hareketin hiç kimseye diyet borcu yoktur.

Başkaları gibi, zihinlerimiz ipotekli, heyecanlarımız rehinde, yüreklerimiz mühürlü değildir.

Neye inanırsak onu söyleriz. Ne görürsek onu anlatırız.

Göründüğümüz gibi oluruz, olduğumuz gibi de görünürüz.

Milliyetçi Hareket gücünü mukaddesattan, inançlarından, ilkelerinden ve Türk Milletinden alır.

Türkiye’nin iyiliğine olmadığına inandığı her hareket karşısında tek başına da olsa sonuna kadar durur.

Böylesi bir son karar anı geldiğinde kimsenin desteğini ve himayesini aramak gibi bir zafiyet içine düşmez.

Kırk yıl tanıktır;

Yeri gelir Yunus olur gönüllerle buluşur, yeri gelir Yavuz olur hainlerle uğraşır.

Değerli Arkadaşlarım,

Hiç şüphe yok ki, bizim kırk yıllık mazimiz, Türklüğün zorlu mücadele tarihinin tipik bir yansıması, ibret veren bir benzeridir.

Kuruluşları ile iftihar ettiğimiz devletlerimizin zamanla nasıl yıkıldıklarını sorgulamaktan kaçınırsak karşımızdaki süreci doğru okumamız mümkün olmayacaktır.

16 soylu kuruluş, aynı zamanda 15 hüzünlü yıkılışın neticesidir.

Bu neticede zaferlerle ve başarılarla dolu sayfalar kadar, zorlu ve sıkıntılı sayfalar da vardır.

"Yıkmaktaki zafiyetimizi, kurmaktaki maharetimizle” telafi ederek daha fazla yol almamız da artık mümkün değildir.

Yaklaşık iki asırlık küresel dayatma siyasetinin sonucunu, yalnızca son çeyrek yılın siyasetine takılarak çözemeyeceğimiz de açıktır.

Bugün, Türk milletinin üzerinde oynanan oyunların başlangıcının yirminci asrın başındaki jeo-politik, jeo-stratejik senaryolarda saklı olduğunu görmeden sorunları çözemeyiz.

Bizleri doğru bir sonuca götürecek yaklaşım, Türk milliyetçiliğinin, Türk tarihi ve Türkiye Cumhuriyeti içindeki yeri ve öneminin doğru analizinden geçmektedir.

Bu bizi vaz geçilmez bir gerçeğe ulaştırır ki o, ebedi vatanımız Anadolu’da, Türkiye Cumhuriyeti çatısı altında yaşamaktan başka tercihimizin olmadığıdır.

O halde, yeni bir bin yılı yakalamak, geçmiş bin yılların acı ve tatlı tecrübelerini tanımaktan ve onları tam bir tarafsızlıkla özümsemekten geçmektedir.

Geleceği konuşmaktan korkanların ve kaçanların, geriye takılıp kalmaları ve yalnızca geride kalanları konuşmaları da bu yüzdendir.

Ama benim onlara da bir tavsiyem olacaktır: Gözlerini geleceğe, ufka çevirmeseler bile; geçmişe, doğru ve tahlilci bir anlayışla baktıklarında;

  • Gafil yönetimler elinde zayıflamış milli kimliğin,
  • Töreden uzaklaşma ile tahrip olmuş esenliğin,
  • Kısır ve basit menfaat kavgalarının kaybettirdiği coğrafyaların;
  • Düşülmüş tuzaklar, aldanılmış oyunlarla çözülen millet birliğinin ve
  • Elbette ki en önemlisi, başkalaşma, yabancılaşma ve yozlaşma ile bozulan değerlerin ve kaybedilen özgüvenin, bir büyük milleti nasıl taviz, teslimiyet ve tükeniş döngüsüne mahkûm ettiğini görebilmeleridir.

Ve tabi ki, bütün bu vizyonun oluşmasının ilk ve vazgeçilmez şartı, kendisini fark etmiş bir zihinsel uyanışın, yıllardır yattığı yerden doğrulup etrafında ne olup bittiğine bakması ile mümkün olacaktır.

Türkiye ve Türk milleti, milli bekasının devamı konusunda tarihinin en kritik dönemlerinden birisi ile yüz yüzedir.

Birliğimiz ve değerlerimiz kırılma noktasına kadar bükülmüş durumdadır.

Kuşatılan Türkiye, yargılanan millet, sarsılan devlet, sorgulanan tarih, yozlaşan ahlak, parçalanan birlik, hançerlenen vatan, kaybolan nesiller, çürüyen değerler, çözülen doku maalesef ülkemizin ürkütücü gerçekleridir.

Önümüzde Türk milleti ve elbette ki onunla anlam taşıyan Milliyetçi Hareket için zorlu bir dönem vardır.

Bu nedenle sizlere diyorum ki;

  • Cılız bir ideolojik destekle, olan biteni hariçten seyretmenin,
  • Anıları kafi görerek geleceğin analizini yapmadan mevcutla meşgul olmanın,
  • Her söylenene inanarak, hiçbir katkı sağlamadan eleştiri üzerine eleştiri yapmanın,
  • Yalnızca heyecandan ibaret bir destek ile sağduyudan uzak macera arayışının,
  • Çağa ve hayata bakmadan günübirlik yaşamanın ve yorumlamanın kimseye ve elbette ki davamıza bir katkısı olmayacaktır.

Biz hedefleri büyük, hevesleri küçük bir hareket olarak kalamayız.

Milletimizi milletler mücadelesinin en üstünde görmek, devletimizi lider ülke yapmak siyasi hedeflerimize ulaşmakla mümkün olacaktır.

Bunun için kırk yılın sonunda tek başına iktidardan başka bir siyaset hedefi bizim susuzluğumuzu dindiremez.

Ama önce buna kendimiz inanmalıyız ki sonra başkalarını inandıralım.

Alınan mesafe ve gidişat bu kutlu hedefi işaret etmektedir.

Ve verdiğimiz kırk yıllık mücadele buna fazlasıyla layıktır.

Bu kadar haklı olan,

Bu kadar haklı çıkan,

Ancak, bu kadar da hakkı yenmiş bir dava olmamıştır.

İşte biz, bu hakkın peşindeyiz.

İktidarı da hak ettiğimize inanıyoruz.

Ama bunun birilerinin lütfu ile ele geçmeyeceği de ortadadır.

Sızlanarak, dövünerek, seyrederek ulaşılamayacağı da bir gerçektir.

Bu, milletimiz için olmasını istediğimiz yüksek ülkülerin gereğidir.

Bizi bilenler bilir. Bizi tanıyanlar tanır.

Biz kendimiz için hiçbir şey aramayız, istemeyiz, dilemeyiz.

Ama milletimiz mevzubahis olursa, ihtiraslarımızın, ülkülerimizin, arayışlarımızın sınırı yoktur.

Bu yüzden Milliyetçi Hareket, gözlerini ufkun ötesine, sonsuzluğa dikmiştir.

Türklüğün kucakladığı hakkaniyetli bir küresel dengenin tesisine imkân sağlayacaktır.

İnanç, heyecan, kadro, şuur ve değerlerin taşınmasında siyaseten rol oynayacak ve üzerine düşeni yapacaktır.

Değerli dava arkadaşlarımın bana tevdi ettikleri görevim gereği, misyonum, siz kardeşlerimi buna ikna etmek, mutlaka buna inandırmak ve emaneti sağ salim daha iyi bir geleceğe ulaştırmaktır.

Ancak, gözlerimiz sonsuzluğa kilitlenirken, önümüze çıkan çukurlara düşmemize de izin vermem mümkün değildir.

Elbette ki, günlük gailelerin ve yaşanan hayatın hepimiz üzerindeki yavaşlatıcı etkisini biliyorum.

Heyecanları tükenenlerin bu hedefi sorgulayacaklarını ve kuşku duymaya başlayacaklarının da farkındayım.

Ancak unutmayalım ki,

13 asır önce Ötüken’den Kutlu Hakanların buyruğu olarak yola çıkan mesajlar bizi milletler mücadelesinde bugün var edebiliyorsa;

bugün söyleyeceklerimiz de milletimizin devamını ve yükselişini yeni bir 13 asır daha niçin taşımasın?

Milli tarihimiz asırlar, fikri tarihimiz yüz yıl, siyasi hareketimiz ise kırk yıl önce pırıl pırıl ve berrak bir kaynaktan kutlu yolculuğuna başlamıştır.

Çağlayarak ilerleyen bu yolculuğunda,

  • Kendi yatağını kendi açarak,
  • Önüne çekilmiş engelleri ve bendleri gün gün aşarak;
  • Birleşecek gövde arayan başka pınarları da bünyesine katarak,
  • Kendi mecrasında büyüyerek akmaya devam etmektedir.

Bu düzenli ilerleyiş çaydan dereye ve dereden nehire yöneliş, sonunda mutlaka bereketli ve muhteşem bir deryayı oluşturmayı başaracaktır. Mutlaka başarmalıdır.

Biz mevsimlere göre kuruyarak çekilen veya yağışa göre sel olup taşan ve bulanan bir suyun arayışında değiliz.

Bizim doğru yerde, doğru zamanda ve doğru insanlarla buluşmaktan kastımız da budur.

Doğru zamanda uygulayacağımız yanlış bir siyasetin bizleri ve bize umut bağlamış milletimizi felakete götüreceğini biliyoruz.

Yanlış zamanda uygulayacağımız doğru siyasetin de bize ve bize inanlara zarar vereceğinin farkındayız.

Çarenin tükenmediği ve ışığın tamamen kaybolmadığı hiçbir ortamda "ya hep ya hiç” diyerek yol alamayız.

Bizim siyaseten ilerleyişimizin yol haritasında sabır, akıl, şuur, denge, ihtiyat yer almaktadır.

"Dibi görünmeyen kuyulardan su içmemek”ten anladığımız da budur.

Bize bu konuda yol gösteren en önemli kılavuz, tarihimizin bilhassa ibret ve ders almamız gereken ıstıraplı sayfalarındadır.

Bu sayfalar aralandığında, görülecektir ki,

  • İhanetlere karşı dikkatin,
  • Hilelere karşı uyanıklığın,
  • Bozgunlara karşı tedbirin,
  • Ayrılıklara karşı birleşmenin,
  • Yalnızlığa karşı güç birliğinin,
  • Çürümeye karşı öze dönmenin,
  • Taklide karşı kendine yönelmenin olmadığını görürüz.

Biz dersimizi tarihten aldık. Önümüze tarihi kılavuz olarak koyduk.

Bu nedenle, bugüne kadar devam eden siyasal hayatında partimiz, günlük siyasete hiç alet olmamıştır.

Kalıcı ve sürekli hamleleri ve hedefleri savunarak popülist siyasetin kirliliğinden hep uzak durmaya çalışmıştır.

Zira bizim hedeflerimiz büyüktür. Gözlerimiz ufka bakmaktadır.

  • Biz kendi evlatlarımızı öz vatanında garip;
  • Kendi değerlerimizi öz vatanında ayrıksı,
  • Hareketimizi öz vatanında yaban sayılmaktan,
  • Devletimizi güçsüz görülmekten çıkarmanın mücadelesinin içindeyiz.

Elbette ki bu kendiliğinden erişilecek başarı değildir.

Zor, zahmetli bir mücadelenin, sağlam bir karakterin ve feda edilmiş ikballerin sonucu olacaktır.

Bu milliyetçi-ülkücü olmanın kaçınılmaz bir bedelidir.

Bu bedeli göze alanlar bu yolculuğa çıkabilirler.

Bunun için, tehdit ne derece büyük, tehlike ne kadar yakın, engeller nasıl olursa olsun taşıdığımız milli sorumluluk şuuru, heyecanlarımızı ve öfkemizi bastırmak durumundadır.

Sorunlardan ve sıkıntılardan ürkmemek; suçlamalardan ve zorluklardan yılmamak, tuzaklardan ve karanlıklardan uzak ve uyanık durmak lâzımdır.

Türk Milliyetçileri, horlanmıştır, suçlanmıştır, baskıya maruz kalmıştır.  Ama Türkiye sevdası yüreklerinden silinmemiştir.

Türk Milliyetçileri, mağdur olmuştur, sıkıntıya düşmüştür. Ama hiçbir zaman mağlûp olmamıştır.

Değerli Dava Arkadaşlarım,

Milliyetçilik ve millet sevgisi elbette ki bizim tekelimizde değildir. Herkes milliyetçi olabilir, olmalıdır. Milliyetçiler her kurumda bulunabilir. Bulunmalıdır. Hepsine saygı duyarız.

Ancak, milliyetçiliği hayatın her alanında, uygulanabilir bir siyasal yönetim projesi olarak benimseyen tek parti Milliyetçi Hareket Partisi’dir.

Ben burada partimizin siyasi tarihini anlatacak değilim. Ancak, kırk yıllık ilerleyişin ana hatlarını bilmekte yarar olduğu düşüncesindeyim.

Partimizin 1969 yılında kuruluşu ile milliyetçilik, yalnızca bir aydın hareketi olmaktan çıkmış, Anadolu’da millet evlatlarının gönlüne yerleşerek hem siyasallaşmış, hem toplumsallaştırmıştır.

Dokuz Işık olarak adlandırılan ilkelerimiz ile toplumun ve devletin her alandaki temel sorunları bir tanıma oturtulmuş ve çözüm yolları önerilmiştir.

1970-1980 arasında Milliyetçi Hareket,

  • "Milli devlet-güçlü iktidar" kavramı ile siyasal duruşunu;
  • "Dik baş, tok karın ve mutlu yarın"  sloganı ile sosyal hedefini;
  • "Türk-İslam ülküsü" kavramı ile inançlarımızla kimliğimiz arasındaki kaçınılmaz bağı sistemleştirmiştir.

1980 sonrası süreçte cebren kesintiye uğrayan siyasal hareketimiz, kurucusu Türkeş Bey’le tekrar toparlanmış, Türk milliyetçiliği kaldığı yerden onun ve dava arkadaşlarının kılavuzluğunda yeniden yola çıkmıştır.

Önündeki bütün engellere rağmen milliyetçilik, bir siyasi proje olarak halka ulaşınca vatandaşlarımızın partimize olan ilgisi artmış ve siyasi bir kurum olarak Milliyetçi Hareket Partisi, millet sinesinde sağlam ve emin bir zemin oluşturmuştur.

Bugün partimiz, yasaların tanıdığı imkânlarla bütün yurtta teşkilatlanmış, en küçük yerleşim yerinden en büyük kentlerimize kadar geniş ve güçlü bir teşkilat yapısını, bu teşkilatı yönetecek kadrolarını ve karar mekanizmalarını oluşturmuştur.

Milliyetçi Hareket Partisi, yalnızca Türkiye’yi değil artık bölge ülkelerindeki soydaşlarımızı, müşterek kültür dairesinde yaşayan mazlum milletleri küresel kargaşadan kurtaracak bir anlayışın da temsilcisidir.

Bu anlayış elbette ki, partimize ve kadrolarımıza yeni bir görev ve sorumluluk yüklemektedir.

İnsan merkezli, hak ve adalet ilkelerine uygun, gönüllü paylaşımı ve işbirliğini amaçlayan, kaynakları insanlığın istifadesine sunan küresel düzeyde bir aydınlanma sürecinin başlaması artık zihinlerimizde şekil bulmalıdır.

Küresel tahakkümün yanısıra medeni unsurların stratejik adımlarla birlikte giderek bütün dünyayı etkisi altına alması milliyetçiliğimizi durağan bir fikir olmaktan çıkarmaktadır.

Bu durum, bütün bu karmaşık ilişkileri ve ağır sorunları kavrayabilecek milli bir vizyona sahip olmamızı kaçınılmaz hale getirmektedir.

Bu değişimi kendi kültür değerlerine dayanarak gösteremeyen ve sorunlara kendi milli perspektifinden çözüm üretemeyen milletlerin ve milliyetçiliklerin küresel dayatmalara karşı teslim olmaktan başka çareleri yoktur.

Muhterem Arkadaşlarım,

Kırkıncı yılını kutlayan Milliyetçi Hareket Partisi’ne siyasi misyon kazandıran temel mülahazaların kaynağı bunlardır.

İftiharla ve iddia ile söyleyebilirim ki, Milliyetçi Hareket Partisi milliyetçiliğin bir şuur olarak taşlara nakşedildiği Orhun’dan günümüze kadar gelen ve yaşayan milliyetçilik fikriyatının son siyasi teşkilatıdır.

Bugün milliyetçi olmanın kolay, milliyetçi kalmanın ve yaşamanın çok zor olduğu bir dönemin sancılarını çekiyoruz.

Bu konuda çağımızın yalnızlaşan insan yapısı, sorunlara kendi merkezinden bakan bireysellik, karşımızdaki en büyük engeldir.

Doğumdan ölüme kadar olan ömürde, hayata tutunabilmek için verilen gündelik mücadele, doğaldır ki insanları ortak kaygılardan gün geçtikçe uzaklaştırmaktadır.

Bu durum insanımızı milli hayatın paylaşımından, uzun vadeli ve genel çözüm yollarından ayırmakta, yaşanan yokluk ve yoksulluğun da etkisiyle günü kurtarmanın arayışına sevk etmektedir.

Bildiğiniz gibi milliyetçilik millet olma halinin şuurla kavranması ve savunulmasıdır.

Bir millete mensup olmak başkadır. Bu mensubiyetin devamını şuurla savunmak başka bir anlam ifade eder.

Ancak millet yalnızca sosyo-kültürel bir toplumsal uzlaşma alanı değil aynı zamanda politik bir uzlaşmanın da eseridir.

Özellikle demokratik milli devletlerde, toplumun ortak veya benzer taleplerle ortalama bir politik uzlaşma arayışı ise;

  • İnsanın nasıl yaşayacağı,
  • Ailesini nasıl geçindireceği,
  • Nasıl yönetileceği,
  • Hangi hakları talep edeceği,
  • Ve bunları kendisine kimin ve nasıl ulaştıracağı gibi çağdaş talepler ve arayışlar üzerine şekillenir.

Bu açıdan millet birliğini bozan yalnızca dilde, inançta, ülküde farklılaşma değil, nasıl yönetileceği ve hangi hakları isteyeceği konusunda karar verememiş toplumların yaşadıkları gel gitler ve tereddütlerdir.

Bir siyasi parti olarak bizden beklenen görev ve fonksiyonlardan biri ve belki de en önemlisi budur.

Bu nedenle "biz” merkezli bir anlayışın temsilcisi olan milliyetçiliğin "ben” ile olan bağlantısını dikkate alarak "ben ve biz” arasında hassas bir denge oluşturmak durumundayız.

Milliyetçiliğin anlamı olan "biz” sayısız "ben”lerden oluştuğuna göre fertlerin sorunlarını çözerek milletimizin de sorunlarını çözecek, millet eksenli ve insan odaklı bir siyaset gelişimine ihtiyaç vardır.

Bu durumda, insanın yaşadığı her sorun siyasetimizin de ilgi ve çözüm sahasına mutlaka girmelidir.

Bu kaçınılmaz gerçek,

  • Köylüden çiftçiye, memurdan işçiye, esnaftan sanayiciye, kadar oluşmuş iktisadi işbölümünü;
  • Çalışandan işsize, gençten yaşlıya, özürlüden hastaya kadar toplumsal çeşitliliği,
  • Bankacıdan, borsacıya, bürokrattan yöneticiye kadar idari ve mali yapıyı kapsayan büyük bir kompozisyonun tanımıdır.

Ve üstelik bu sabit ve durağan bir yapı değil, değişen, gelişen, dönüşen, etkilenen bir canlı organizma gibi tükenmeyen bir oluşumun ifadesidir.

Bu nedenle yoksulluk, yolsuzluk, geri kalmışlık, çevre tahribatı, eğitimsizlik, bakımsızlık, sağlıksızlık, önce her insanın tek tek sorunu, sonra bunların bileşimi milli bir sorundur.

Bu özel alanlara duyarsız kalınarak siyaset yapmak günümüz gerçeğine de aykırıdır.

Ancak bunu yaparken dikkat etmemiz gereken husus, millet oluşumunu zaafa uğratacak ve milliyetçiliğin sosyolojik zeminini zayıflatacak geri gidişlerin yaşatılmamasıdır.

Türklüğün sosyo-kültürel yükselişinin binlerce yıllık kazanımlarını; millet olmanın kolektif kuvvet ve dayanışmasını zayıflatarak,

  • Milletten kabileye,
  • Cemiyetten cemaata,
  • Üst kimlikten alt kimliğe,
  • Millilikten yerelliğe,
  • Toplumsallıktan, yalnızlığa,
  • Birlik olmaktan bireyselliğe dönüştürecek bir anlayışın da kabul edilmesi mümkün değildir.

Boşuna hayal kurulmasın, boş yere meşgul olunmasın:

Milliyetçi Hareket, içinde milletin olmadığı hiç bir hedefi asla kabul etmez.

Milliyetçi Hareket, aslını asla ve asla inkâr etmez.

Değerli Arkadaşlarım,

Demokratik hayatta, toplumun siyasi partilerin yeri ve duruşu ile ilgili oluşan kanaatleri elbette ki yalnızca partilerin verdikleri siyasal mesajlara bağlanamaz.

Sağ ve sol gibi siyasal yön bildiren tanımlar, bir yolla yönetime gelmiş siyasal hareketlerin kendilerini merkeze alan ve duruşlarını merkez olarak dayatan tutumlarından kaynaklanmıştır.

Buna rağmen yılları içinde toplumun siyasal algısı merkezi boş tutmuş, partilere ortanın sağı veya ortanın solu ile bunların da kenarında bir yer ve konum getirmiştir.

Bizim Milliyetçi Hareket olarak aşmamız gereken bir sorun ve önyargı da budur.

Teslimiyetçiliğin, idare-i maslahatçılığın, eyyamcılığın, popülizmin, kimliksizliğin merkez zannedildiği bir siyaset alanında, milliyetçiliğin merkez olarak algılanması zaten düşünülemez. Bizim buralarda işimiz yoktur.

O halde yapmamız gereken, milliyetçiliğin duruş ve yorumunun gerçek siyasal merkez olduğunun topluma anlatılabilmesidir.

Elbette ki bu konuda güçlüklerimiz vardır. Bunların en önde geleni milliyetçiliğin ve milli duyguların alabildiğine istismarıdır.

Öteden beri siyaseten tıkanma noktasına gelen kimliksiz politikacılar milliyetçi kavramları slogan yaparak, bu konuda olumsuz çağrışımlarla milli duyguları lekelemişlerdir.

Yine, Türk milleti ile hesabı olanlar da kendilerine rakip ve düşman olarak sürekli milliyetçiliği seçmişler ve suçlamışlardır.

Bütün bu hatalar ve maksatlı yönlendirmeler sonucunda milletimizin siyasal eğilimlerine maalesef ipotek konulmuştur.

Milliyetçi siyasetin aşması gereken önemli bir engel olarak sürekli karşısına çıkmıştır.

Bu yanlış algı ve psikolojik çekingenlik, aslında temsil ettiği milli ve manevi değerlere en yakın siyasi hareket olmasına rağmen Milliyetçi Hareket Partisi’nin iktidarı yolunda sürekli pürüz oluşturmuştur.

Yoksa Milliyetçi Hareketin iktidar hedefinin önündeki en büyük engel, partimizin Türkiye’nin meselelerini okuyamaması, çözüm üretememesi, projelerinin ve kadrolarının hazır olmaması değildir.

Kim diğer siyaset aktörlerinin daha hazır olduklarını söyleyebilir? Bu kompleksleri aşmak zorundayız.

Henüz yeterince hazır olmayan husus, milletin siyaset algısında milliyetçiliğin ve Milliyetçi Hareketin hak ettiği yer ve anlamdır.

Bu nedenle, bugün gelinen seviye ve siyasal tutunmuşluk öyle sanıldığı gibi kolay gerçekleşmemiş, milliyetçiliğin ve partimizin kendi milletimize ısrarla, inatla, sabırla anlatılması ve tanıtılması ile mümkün olabilmiştir.

Bu itibarla, iktidar hedefimiz de öyle kendiliğinden ulaşılacak mukadder bir sonuç değildir.

Son yıllarda yaşanan gelişmeler ve özellikle küresel baskı ve dayatmaların tesiri, milletin siyaset algısını milliyetçi merkeze doğru nispeten taşımıştır.

Milliyetçiliğin siyasal temsili açısından doğru ve doğal olan da budur.

Çünkü bir milletin millî ve manevi değerler manzumesinin tamamını kabullenmek toplumsal merkezi siyaseten ifade etmek demek değil midir?

Onun için bu siyasî merkez, doğal olarak milliyetçi harekettir.

Ancak, bu merkez kavramı her eğilimin temsil edildiği fikirler koalisyonu veya curcunası demek de değildir.

Bu itibarla Milliyetçi Hareket Partisi’ni iktidara ulaştıracak bir çoğunluğun desteğini alabilmesi milliyetçiliğin merkez, diğer eğilimlerin merkez dışı olarak algılanması ile mümkün olacaktır.

Milliyetçilik bir merkez değer olarak nasıl Atatürk döneminde belirleyici olmuşsa, Milliyetçi Hareket Partisinin milliyetçilik siyaseti de yine ülkemizin temel dinamiğini oluşturacaktır.

Bu konuda da partililerimize söz, duruş ve eylemleri ile büyük görev düşmekte, partimizi merkez algısının dışına atabilecek marjinal tavırlardan ısrarla uzak tutmak gerekecektir.

Tahriklere rağmen bugüne kadar gösterilen sağduyu bunu sağlamıştır, bundan sonra da bu hassasiyetin devam edeceğine olan inancım tamdır.

Muhterem Arkadaşlarım,

Hepinizin bildiği gibi Milliyetçi Hareket Partisi giderek kök salan siyaset anlayışı ile yurt çapında kalıcı, etkili ve büyüyen bir siyasal taban oluşturmuştur.

Milliyetçilik ülkemizin tamamını kapsayan bir derinliğe ulaşmış, üç hilal milyonlarca vatandaşımız için kendilerini ve değerlerini geleceğe taşıyan yegâne sembol olarak benimsenmiştir.

Büyüyen ve yükselen her siyasal harekette olduğu gibi kazanılan kitlelere ve erişilen siyasal mevkilere göre, ilkeler değişmese de yeni bir üslubun geliştirilmesi, dikkat ve özenin gösterilmesi kaçınılmaz siyasi bir mecburiyet olarak karşımızdadır.

Bugün Türkiye Büyük Millet Meclisinde grubu bulunan bir kitle partisinin kullanacağı siyasal söylem alanı ve sınırı ile halk desteği alamamış küçük bir partinin siyaset alanı ve serbestliği elbette ki bir değildir.

Söylenecek sözlerin de toplumdaki etkisi aynı olmayacak, seviye ve sınır tanımayan üslup kirliliği siyasete mutlaka zarar verecektir.

Bu durum, en kötü tabiri ile terbiye olma halini değil, artık kitlelere mal olmuş siyasetin, özünü koruyarak genişlettiği hayat alanının ona kattığı sorumluluktan kaynaklanmaktadır.

Bunun örneklerinden biri Türk Cumhuriyetleri ve buralarda yaşayan soydaşlarımızla ilgidir.

Bedenimiz burada olsa da elbette ki gönlümüz ve aklımız Kerkük’te, Kırım’da, Sincan’da, Üsküp’te, Hocalı’dadır.

Ne var ki, bu coğrafyalardaki soydaşlarımız bugün bağımsız devletler oluşturmuş, kendi milli politikaları doğrultusunda Türkiye Cumhuriyeti ile ilişkilerini düzenlemişlerdir.

Bu nedenle buralarda yaşayan kardeşlerimizle ilgili olarak söyleyeceklerimiz de yapacaklarımız da elbette ki soğuk savaş yıllarının üslubuyla olmayacaktır, olmamalıdır.

Kişilerin haklı bulduğumuz bu konulardaki üslup serbestliğini ve rahatlığını partimizin söylemlerinde de aramak ve bulamayınca karalamak konuya akıl ve incelikle bakamamaktan kaynaklanacaktır.

Biz ağzımıza geleni fütursuzca söyleyerek siyaset yapamayız, bunun vebalinden partimizi kurtaramayız.

Üstelik, bu konularda da göstereceğimiz hassasiyet az önce ifade ettiğim merkez algısındaki değişimde de belirleyici unsurlardan biri olacaktır.

Özenle seçilmiş sözlerin, titizlikle ayıklanmış düşüncelerin, ucunun nereye dayanacağının hesaplandığı fiillerin yapılmasının şart olduğu bir süreç önümüzdedir.

Ve, elbette ki göstereceğimiz müsamahanın sınırı,

Millet ve devlet bekasının,

Toplumsal kardeşliğin ve

Partimizin onurunun eleştirilmeye başlandığı yere kadar olacaktır.

Değerli Dava Arkadaşlarım,

Zaman insanlığın ilerleyiş istikametini iyi tayin edememiş toplumların derhal geriye düştüğü ve mesafenin giderek açıldığı bir hızla ilerlemektedir.

Bizler Türk Milliyetçileri olarak yakalamamız ve hatta öncülük yapmamız gereken bu sorumluluğu herkesten fazla duyması gereken insanlar olduğumuzun farkındayız.

Çünkü biliyoruz ki, yeni gelişme ve dinamikleri kavrayamayanlar, bunun için ihtiyaç duyulan gerekli atılım ve dönüşümleri başaramayacak olanlardır.

Türkiye’de, düşünen insanlar, özellikle siyaset yapma sorumluluğuna sahip olan herkes yaşadığımız çağı çok iyi analiz edip değerlendirmek durumundadır.

Yakın tarihte, çağın değişimini kavrayamamış ve yakalayamamış olmanın beraberinde getirdiği ağır maliyeti, biz Türkler kadar ödeyen başka bir millet olmamıştır.

Küresel jeopolitiğin tek kutuplu zorlama arayışlarından çok kutuplu yeni bir dönemin işaretlerinin verildiği şu sıralarda, Türkiye kendi rotasını kendi çizen, kendi stratejilerini kendi uygulayan bir ülke olmaktan çok uzaktır.

Bu dağınıklığın en belirgin nedeni Türk siyasetinin ve yönetiminin tam bir zihniyet kargaşası yaşıyor olması ve başka başkentlerin merkez yapıldığı bir yörüngeye oturtulmuş bulunmasıdır.

Oysa Kurtuluş Savaşımızın yönetim merkezi, Türkiye’mizin başkenti olan Ankara’nın geçmişindeki mücadele ve duruşu, başka başkentlerde bulamayacağımız çok özel bir kudreti de içinde barındırmaktadır.

Bu konuda elinize alacağınız bir pergelin ucunu Başkent Ankara’ya koyarak çizeceğiniz daire, bulunduğumuz coğrafyanın derinliği hakkında hepimize bilgi verecektir.

Ancak bu pergelin ucunu başka başkentlere koymaya başlarsanız, başka dairelerin etki alanından meselelere bakıyor ve Ankara’dan uzaklaşıyorsunuz demektir.

Bu Milliyetçi Hareket açısından kabul edilemez bir durumdur.

Bizimle birlikte, Ortadoğu, Avrasya ve mazlum milletlere aynı açıdan bakıyormuş gibi görünen diğer siyasal düşüncelerden bizi ayıran en büyük farkımız da buradadır.

Bizim, yeni bir küresel düzen oluşmaya başlarken, Türk ve İslam havzasının çekim ve cazibe merkezi olarak görmeyi hedeflediğimiz "kutup başı Türkiye” anlayışımızın temeli de budur.

Ancak bu durum da bize yeni bir şuur ve görev yüklemektedir.

Bunlardan birincisi çizeceğimiz çemberin çapını kürenin tamamını alacak şekilde büyütebilmektir.

İkincisi ise başka dairelerle kesişen ortak alanları Türkiye’ye yaklaştırmak, barış ve huzurla tanışmalarını sağlamaktır.

Tarih kendi menfaatlerini merkez yaparak çizilmiş çemberlerin örtüştüğü alanların binlerce yıllık acımasız mücadelesine şahittir.

Ve bu mücadele milletlerin değerini yitirdiği, milliyetçiliğin öldüğü iddialarına rağmen bütün hızıyla devam etmektedir.

Bugün bütün insanlık, çevre sorunundan enerjiye, bulaşıcı hastalıklardan adalete, güvenlik meselelerinden hammadde ihtiyaçlarına kadar karşı karşıya bulunduğu tehlikelerle ortak bir kaderi paylaşmaya başlamıştır.

Bu açıdan Türkiye, kendi çekim merkezini oluşturamaz ise başka merkezlere kapılarak, merkez kaç kuvvetinin tesiri ile er yada geç savrulacaktır.

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Yorum yaz!

::::CcC::::ÖZEL BÖLÜM::::CcC::::

ÜLKÜCÜ HAREKET AYYILDIZ
ŞEHİTLER ÖLMEZ AYYILDIZ
VATAN SANA CAN FEDA AYYILDIZ
GÖKTE TANRI YERDE BİZ,DELİKANLI TÜRKLERİZ,YERLE GÖK ARASINDA,DİZ KIRIP YURT SALAN BİZ... AYYILDIZ
VATAN SANA CAN FEDA AYYILDIZ
ÜLKÜCÜ HAREKET AYYILDIZ
ÜLKÜCÜ HAREKET
<- Son Sayfa :: Sonraki Sayfa ->

HAKKIMIZDA

BU SİTE TÜM BOZKURTLARIN BULUŞMA NOKTASIDIR

CcC YAZILARIMIZ CcC


YETER ARTIK...‏
Bakın Apoyu Kim Kurtarmış ?
BAŞBUĞ'DAN TEMEL DAVAMIZ
Genel Başkanımız Sayın Devlet Bahçeli'nin 29 Mayıs İstanbul&
Genel Başkanımız Sayın Devlet Bahçeli'nin Gün Sazak ve Şehit
Genel Başkanımız Sayın Devlet Bahçeli'nin Gelişen siyasi gün
Hüseyin Çelik'in torpil LİSTESİ
Türk Eğitim Sen Kayseri 2 Nolu Şube Dış İlişkiler ve Basın Sekre
Kayseri'de Muhteşem Fetih Şöleni
Genel Başkanımız Sayın Devlet Bahçeli'nin 23 Nisan Ulusal Eg
23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı
Genel Başkanımız Sayın Devlet Bahçeli'nin Kutlu Doğum Haftas
Genel Başkanımız Sayın Devlet Bahçeli'nin TBMM Grup Toplantı
GENELKURMAY BAŞKANI ORGENERAL İLKER BAŞBUĞ'UN 14 NİSAN 2009
BAŞBUĞ ALPARSLAN TÜRKEŞ'İN VEFATI VE CENAZE MERASİMİ
BAŞBUĞ ALPARSLAN TÜRKEŞ'İN ÖZLÜ SÖZLERİ
TÜRK DÜNYASININ BİLGE LİDERİ, TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİNİN KURUCUSU, B
AKP'NİN CANINI SIKAN MAİL 8 MİLYON KİŞİYE ULAŞTI‏
AKP HÜKÜMETININ ARALIK 2002 DEN İTİBAREN SATTIKLARI YADA PEMBE T
Genel Başkanımız Sayın Devlet Bahçeli'nin İstiklal Marşımızı
Genel Başkanımız Sayın Devlet Bahçeli'nin Hocalı katliamının
Genel Başkanımız Sayın Devlet Bahçeli'nin Başbakan Erdoğan&#
Genel Başkanımız Sayın Devlet Bahçeli'nin Mahalli İdareler G
Genel Başkanımız Sayın Devlet Bahçeli'nin TBMM Grup Toplantı
Genel Başkanımız Sayın Devlet Bahçeli'nin Milliyetçi Hareket

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilimiz
Arşiv
e-posta

KARDEŞLERİMİZ

huznunyuzueylul
mehparen
ortaasya
turkbayragi
asena06
asilmillet
turkmenler
Blogcu Yardım
ulkucuozelegitimciler
soyumturk
metekan
sedatreisvatansever
davlaturi
cecenasena
vatanbekcisi01
turkegitimsenbandirma
mert3477
gocmenkizi
yalnizkurtunotagi
tegin1
kevserekanmak
malatyaliulkuculer
GENEL MERKEZDEN BU DAVAYA CAN VERENLER 1944 TÜRKÇÜLÜK TURANCILIK DAVASI TÜRK MÜZİĞİ SON BAŞBUĞ
ÜLKÜCÜ HAREKET

ÜLKÜCÜLÜK ve ÖZGÜRLÜK


ÜLKÜCÜLER , İPEĞE SARILMIŞ BİRER ÇELİKTİR...! ÖZGÜRLÜK ; BOZKURTLUKTUR...! BUNU YAŞAYAN BİLİR...!
BOZKURT

KÖPEKLERİN SONLARI

KÖPEK KUNDAKTA







ANNE BAK YİNE O ABİLER anne bak yine o abiler geçiyor sokaktan hepsinin ellerine kırmızılı beyazlı bayraklar ve gözlerinde sönmek bilmeyen nurlu ışıklar anna bak yine o gençler geçiyor sokaktan önde bir başbuğ dillerinde bir marş çırpınırdı karadeniz diyorlar anne. anne bak yine o abiler geçiyor sokaktan ama bu kez gözleri yaşlı neden acaba cıkıp sorsam mı? bu nisan sabahında neden ağlıyorlar ki baharın gelişi onları mutlu etmedimi yoksa yoksa birisi kalplerinimi kırdı onların.. anne bak yine abiler geçiyor sokaktan ama başbuğ nerede anne? belki de gelmek istemiştir başbuğ niye gelmek istemesinki o yiğittir bırakmaz yoldaşlarını anne... anne bak yine o abiler geçiyor sokaktan omuzlarında bir tabut... ağlıyorlar anne ağlıyorlar ve hep birlikte başbuğlar ölmez diyorlar anne başbuğlar ölmez anne bak yine o abiler geçiyor sokaktan umutları tükenmemiş bambaşka yarınlara koşar gibiler tıpkı birer asker gibi hiç bozmuyorlar düzenlerini her gün bu yoldan geçiyorlar ve turana doğru yürüyorlar anne... anne bak yine o abiler geçiyor sokaktan üç hilalli bayraklar ellerinde ve babamda yanlarında anne neşeyle gözlerini kızıl elmaya dikmişler bozkurt başlı tuğları var kimilerinin... anne bak yine o abiler geçiyor sokaktan bırak bende gideyim ne olur eylül yorgunu ülküclerin yanlarına gideyim yüreklere sığmayan sınırları zorlayan o kutlu sevdayı ne olur bende tadayım anne hem ne olur ki sen demedin mi vatan uğrunda ölmek sevaptır diye? bende cennete gideyim bende albayraklara sarılarak geçeyim usulca senin önünden sende ozaman ağlama yüreğine hep neşeyle dolsun bırak bu sevdaya can vereyim oğlunda alperen olsun... olsun ana olsun vatan sağolsun vatan sağolsun